Numeroloji ile
ilgilenenler aşinadır bu büyülü karelere. İslami gelenekte de
çok yaygın olarak bilinen ve kullanılan bir büyü, tılsım,
muska malzemesidir ve VEFK adını alır. Hz. Adem’e vahyedilen 9
harfi içerdiğine inanılır.
Modern yaşamın getirdiği kalıp değerlere,
yargılara, düşüncelere öylesine kapılmışız ki, gözü kapalı
oradan oraya sürükleniyoruz. Piyongosu, lotaryası, şişirme ve
yalan haberi ile GAZETE de bu “görevde” kendine düşeni fazlasıyla
yerine getiriyor.
Bazı dinlerde Pazar günü kutsal gün
olmuş, bazılarında Cumartesi, bazılarında ise Cuma günü…
Ama hemen hemen bütün inanışlarda haftanın bir günü boşaltılmış
ve dinlenmeye ayrılmıştır.
Onlar çocukluğumuzdan beri hayallerimizdeki en
büyük yeri kapladı. Dede Korkut, Tarkan, Baybora, Zagor, Kızılmaske…Kendimizi
onların yerine koyar, yapamadıklarımızı onlara yaptırırdık.
İnsanoğlu olarak bir takım tutumlara ve değerlere
yine bir takım tanımlamalar yapmışız. Ne şekilde tanımlanırsa
tanımlansın, bu kavramlar toplumsal, sosyal, siyasal, ekonomik kısaca
insana ait bütün ilişkilerimizi etkilemiş ve yönlendirmiş. O
kadar ileri gitmişiz ki bu tanımlamaların Yaratıcı (ne şekilde
isimlendirilirse isimlendirilsin) katında da geçerli olduğu kanısına
sahip olmuşuz.
Bunları anlatarak şu konuya geliyorum. Insan
olarak var oluşumuzun amacı ne? Bütün bu uğraş, kısır döngüler
ne için? Neyi elde etmeye çabalıyoruz?
İyi ve kötü insana ait kavramlardır. Her zaman diliminde ve her
yaşama koşulunda bu değerler farklılık gösterir.
Çalışıp çabalamadan, uğruna ter dökmeden,
üzülmeden, sıkılmadan elde edilen şeyin değeri olur mu? O şeyi
yitirme korkusunu taa iliklerimizde hissetmeden sahip olduğumuzun
değerini bilebilir miyiz?
Aç kalmadan açlığı, yalnız kalmadan yalnızlığı,
işsiz kalmadan işsizliği anlayabilir miyiz?
Derin bir soluk alarak arkalarına yaslandılar.
Elleri titreyerek tabakasından bir cıgara alıp yaktı Müderris.
Olayın etkisi azaldıktan ve sakinleştikten sonra Emin Efendi
“Allah’ın emri olan ruhun bu kadan basit hareketlerle anlaşılması
mümkün değildir…” dedi.
Tarih, insanlığın herşeyi. Geçmişi, bugünü
ve geleceği… Bir yerlere doğru akıp giden zaman birimleri Dünya’nın
öyküsünü kimlikler takvim yapraklarında.
Üzeri epeyce tozlanmış
anılarımı süpürdüm geçenlerde… Elime hayallerim takıldı…
Bir zamanlar diye tanımladığım bir anda, bakkalın kapısından
yürüttüğüm mukavva Sana kutusunda Kara Korsan’ınkinden daha
değerli bir hazine saklıyordum:
“Tommiks-Teksas”larımı…
Çağdaşlık ve görgü adına
o kadar çok şey tanımış, uygarlığın pek çok ürününü
kullanmış, araştırma ve çalışmalarını dergilerden okumuş
olmama rağmen, 1800 lerde yaşayan üstad Jules Verne kadar hayal gücümü
çalıştıramamanın utancını yaşıyorum.
Günlerden “geçen” tanımına
uyanlardan birinde bir HACKER ile karşılaştım. Nerede diye
sormayın. Gizlilik meselesi… Hacker - hekır okunur - aynı oluşturduğu
ses tınısı gibi burun hınkırmaya benzeyen bir iş yapıyor. İngilizce
sözlüklerde kesmek, çıkarmak anlamına geliyor. Literatürde
ise, bir bilgisayara izinsiz giren ve istediği bilgileri alan kişileri
tanımlamakta kullanılıyor. Türkiye’deki sayıları çukursuz
yollarımız kadar az olan bu bilgisayar kurtlarından birisi ile
sohbet etme şansını yakalayınca hemen teybin REC tuşuna bastım
Dünyadaki hemen hemen bütün kültürlerde,
büyük bir tufandan, kendi yaptıkları gemiyle kurtulan ve hayatta
kalmayı başarabilen tek bir ailenin öyküsü anlatılagelir yüzyıllardır.
Bu belki de bilinen en eski ortak öyküsüdür dünya halklarının.
Bu öyküye konu olan gemi acaba söylenildiği gibi, sular çekildikten
sonra oturduğu dağın tepesinde hâlâ duruyor olabilir mi?
Eğer bu yazıları okumak için büyük bir iteleme hissederseniz kendinizde, unutmayın ki karşınıza 1990 larda kendini ifade etmek için çırpınan, arayışlarda iki insan çıkacak. Çok şey beklemeyin. Tutarsızlıklar, hayal kırıklıkları, binlerce soru, yanılmışlıklar,
bazen hedefi onikiden vurmalar bekliyor sizi.
* * *
"Bu yazıyı
okuduğunuz anın geçmişinden yazıyorum."
